Georges Perec Sözleri

Georges Perec, sıradışılığı yazıya dönüştüren bir edebiyatçıdır. Onun metinlerinde kelimeler sadece birer taşıyıcı değil, aynı zamanda yapı ustasıdır.
Perec’in yazma biçimi, oyunla ciddiyetin, matematikle hayalin arasında salınır. Les Choses (Şeyler) adlı romanında tüketim toplumunu eleştirirken, La Vie mode d’emploi (Yaşam Kullanma Kılavuzu) adlı devasa eserinde ise bir apartman dairesinde geçen yüzlerce hikâyeyi ustalıkla bir araya getirir.
Edebi oyunlara tutkusu, onu Fransız edebiyatının deneysel dehası yapar. Sıradanın içindeki olağanüstüyü bulur; kaybolan bir harfin izini sürer, yaşamı satırlara dökerken sessiz acılarını fısıldar.
Georges Perec Sözleri Anlamlı
* Anlatmak için kaybolmak gerekir.
* Her odada sessiz bir hayat sürer.
* Zaman, yazıyla yeniden biçimlenir.
* Yazmak, zamanı hapseden bir iştir.
* Sessizlik, en derin cümledir bazen.
* İnsan, evinde değil yazısında yaşar.
* Anılar, kelimelerin arasına sıkışır.
* Eksiği yazmak, eksikliği anlatmaktır.
* Yazarken, her şeyi yeniden öğrenirim.
* Bir masanın üstü, zihnin haritasıdır.
* Bir boşluk, bin anlam barındırabilir.
* Sözlerin sustuğu yerde anlatı başlar.
* Her nesne, sahibinden bir parça taşır.
* Yazmak, kendini yeniden icat etmektir.
* Hayat, bazen sadece bir liste gibidir.
* Yazının içinde bile kaybolabilirsiniz.
* Bir masanın köşesi bile anlam yüklüdür.
* Kelimeler susabilir ama boşluk konuşur.
* Hatırlamak, yaşamak kadar zordur bazen.
* Sıradan şeyler, sırlarını nadiren açar.
* Sessizlik bile bazen bir tür anlatıdır.
* Her karakter bir sessizliğin yankısıdır.
* Kaybolmak, yerini bulmanın ilk adımıdır.
* Bazen yazı, yaşamı anlamanın tek yoludur.
* Yazı, bazen susmanın başka bir biçimidir.
* Yazı, unutmanın karşısında bir dirençtir.
* Yaşamı anlatmak için detaylara sığınırım.
* Hiçbir şey kendiliğinden sıradan değildir.
* Unutulan şeyler, bazen en çok kalanlardır.
* Dilin olanakları, hayal gücünün sınırıdır.
* Olaylar değil, ayrıntılar yaşatır belleği.
* Kaybolan harf, eksik anlatının simgesidir.
* Sessizliği betimlemek, bir tür cesarettir.
* Eşyalar, bazen insanlardan daha çok konuşur.
* Hafıza, sandığımız kadar güvenilir değildir.
* Bir binayı anlatmak, yaşayanları anlatmaktır.
* Zaman, yazıya aktarıldığında başka türlü akar.
* Anılar, doğru sırada değilse bir anlam taşımaz.
* Gözle görünmeyen şeyleri yazıya dökmek isterim.
* Yok olan bir harf, belki de susan bir hayattır.
* İsimler, yüzlerden daha hızlı silinir hafızadan.
* Her satır, başka bir olasılığın kapısını aralar.
* Yazmak, kaybolan bir şeyi yeniden inşa etmektir.
* Bir şeyi anlatmak için onu önce kaybetmek gerekir.
* Gerçeklik, fark etmediğimiz ayrıntılarda gizlidir.
* Görmek, bazen sadece alışkanlıkları fark etmektir.
* Bir anlatı, ne kadar parçalıysa o kadar gerçektir.
* Bir odayı tarif etmek, geçmişi yeniden yaşamaktır.
* Her liste, kendine bir düzen arayan zihnin izidir.
* Kelimelerin yokluğu, bazen duyguların fazlalığıdır.
* Gündelik hayatın sıradanlığı, gerçekliğin şiiridir.
* Bazı şeyleri anlatmamak, onları daha görünür kılar.
* Dilin içinde kaybolan harf, bir yazarın çığlığıdır.
* Dilin yapısında bir boşluk varsa, o boşluk benimdir.
* Yaşam, bir bütün değil; bir araya gelmiş parçalardır.
* Bir binanın krokisi, insan ilişkilerini de tarif eder.
* Bir apartmanın planı, insan ilişkilerinin haritasıdır.
* Kelimeler, kayıplarımızı telafi edemez ama iz bırakır.
* Görünmeyeni yazmak, yazının en büyük meydan okumasıdır.
* Eşyaların anlattığı şeyler, insanlarınkinden farklıdır.
* Dilin içinde kaybolduğumda, kendime daha çok yaklaştım.
* Zihnim bir şehir planı gibi, yolları birbirine karışmış.
* Eşyaların ruhu vardır; sessizce anlatırlar yaşamlarımızı.
* Her şeyin yerli yerinde olması, aslında bir yanılsamadır.
* Belleğimde unuttuğum şeyler, kalemime hatırlatır kendini.
* Neyi yazmadığınız da, en az yazdıklarınız kadar anlam taşır.
* Bir günlüğün boşluğu, bazen bir romanın doluluğundan fazladır.
* Bir apartman, yüzlerce hikâyenin saklandığı dev bir defterdir.
* Yazmak, bir düzen kurmak değil; dağınıklığı anlamlandırmaktır.
* Her liste bir arayıştır; her arayış bir eksikliği ortaya koyar.
* Dilin sınırlarını zorlamak, düşünmenin sınırlarını zorlamaktır.
* Bir şehri anlatmak için sokaklarını değil, duvarlarını dinlemeliyiz.
* Aynı cümleleri tekrar etmekten değil, aynı sessizlikte kalmaktan korkarım.
* Şimdi sessizliğin dehşetinde yaşıyorsun. Ama sen herkesten daha sessiz değil misin?
* Oturuyor ve beklemek istiyorsun sadece. Bekleyecek bir şey kalmayana kadar beklemek.
* Her şeyin bir yeri vardır; ama bazen yerini kaybeden şey, kendini daha çok hissettirir.
* Boşluk, sadece bir yokluk değil; dikkatle bakıldığında, her şey onun çevresinde kurulur.
* İnsan ne harikulade bir buluş! Isınsın diye ellerine, soğusun diye çorbasına üfleyebilir.
* Yalnızsın. Yalnız bir adam gibi yürümeyi, aylak aylak dolaşmayı, sürtmeyi, bakmadan görmeyi, görmeden bakmayı öğreniyorsun. Saydamlığı, hareketsizliği, varolmayışı öğreniyorsun.
* Dünyanın karşısında kayıtsız kişi ne cahildir ne de düşman. Niyetin okumaz yazmazlığın sağlığa yararlı keyfini yeniden keşfetmek değil, okurken, okurken okuduklarına hiç bir ayrıcalık tanımamaktır. Niyetin çırılçıplak gezmek değil, ille de özenli ya da bak
* Pek yaşadın denemez, oysa her şey çoktan söylendi, çoktan bitti. Topu topu yirmi beş yaşındasın, ama yolun çizilmiş bile. Roller hazır, etiketler de: Bebekliğindeki eyguzelsozler.com oturaktan yaşlılığındaki tekerlekli sandalyeye varana kadar oturacak tüm yerler orada Durmuş sıralarını bekliyorlar.
* Bir şeyler kırılıyordu, bir şeyler kırıldı. Kendini nasıl demeli? dayanıklı hissetmiyorsun artık: Sana bugüne kadar güç veren öyle sanıyordun, öyle sanıyorsun, yüreğini ısıtan şey, varoluş duygun, neredeyse önemli olduğun duygusu, dünyaya bağlanma, dünyada kalma duygusu eksikliğini hissettirmeye başlıyor.
* En yüksek tepelerin doruklarına ne diye tırmanasın ki, sonra inmek zorunda kalacak olduktan sonra; inince de yaşamını oraya nasıl çıktığını anlatarak geçirmemen mümkün mü? Ne diye yaşar gibi görünesin? Neden sürünesin? Başına gelecekleri şimdiden bilmiyor musun sanki? Olman gereken her şeyi daha önce olmadın mı…
* Sürprizsiz yaşam. Güvenliktesin. Uyuyor, yiyor, yürüyor, yaşamayı sürdürüyorsun, tıpkı gamsız bir araştırmacının labirentinde unuttuğu bir laboratuvar faresi gibi; sabah akşam, hiç yanılmadan, hiç duraksamadan yemliğin yolunu tutan, önce sola,sonra sağa dönen, bulamaç halindeki günlük yem miktarını almak için kırmızı kenarlı bir pedala iki defa basan bir laboratuvar faresi gibi.”
* Yaşamını bir saat gibi kuruyorsun, sanki kendini kaybetmenin, tamamen dibe vurmanın en iyi yolu kendini gülünç işlere vermek, her şeyi önceden kararlaştırmak, hiç bir şeyi rastlantıya bırakmamakmış gibi. Yaşamın, tıpkı bir yumurta gibi dışa kapalı, pürüzsüz, yuvarlak olsun; hareketlerin her şeyi senin adına kararlaştıran, seni sana rağmen koruyan değişmez bir düzen tarafından saptansın.
* Yine böyle bir günde biraz daha geç, biraz daha erken saatte hiç şaşırmadan, bir şeylerin yanlış olduğunu, nasıl yaşayacağını bilmediğini ve asla bilemeyeceğini fark ediyorsun… Bir şey kırıldı. Bu zamana kadar sana güç verdiğini düşündüğün his: varlığının hissi, dünyaya ait ya da dünyada bulunduğun izlenimi artık senden uzaklaşıyor, artık yok. Geçmişin, bugünün ve geleceğin birbirine karışıyor…
* Sabırlısın ama beklemiyorsun, özgürsün ama seçmiyorsun, müsaitsin ama hiçbir şey seni harekete geçirmiyor. Hiçbir şey istemiyor, hiçbir şey talep etmiyor, hiçbir şeyi dayatmıyorsun. Hiç dinlemeden duyuyor, hiç bakmadan görüyorsun: Tavanlardaki çatlakları, parkenin dilimlerini, gözlerinin çevresindeki kırışıklıkları, ağaçları, suyu, taşları, geçen arabaları… Artık tükenmez olanın içinde yaşıyorsun.
* Şimdi onlara öyle geliyordu ki, eskiden -ve sanki yakın geçmişleri efsaneye, gerçek dışına ya da belirsizliğe doğru yuvarlanıp gidiyormuş gibi bu “eskiden” de zaman içinde her gün biraz daha gerilere gidiyordu- eskiden en azından sahip olma coşkuları vardı. Bu istek, çok zaman, onlar için varoluşun yerini tutmuştu. Kendilerini sabırsızlıkla, istekler içlerini kemirir bir halde ileri doğru gerilmiş olarak hissetmişlerdi. Ya sonra ? Ne yapmışlardı ? Ne olmuştu ?·
* Yalnızlığın büyülü çemberini kırmayacaksın. Yalnızsın ve kimseyi tanımıyorsun; kimseyi tanımıyorsun ve yalnızsın. Ötekilerin birbirlerine yapıştıklarını, birbirlerine sokulduklarını, birbirlerini koruduklarını, birbirlerine sarıldıklarını görüyorsun. Oysa sen, ölü bakışlı, saydam bir hayaletten, külrengi bir cüzzamlıdan, çoktan toza dönüşmüş bir silüetten, kimsenin yaklaşmadığı tutulmuş bir yerden başka bir şey değilsin. Olasılık dışı karşılaşmaların umuduyla kendini zorluyorsun.
* Bir köpekle karşı karşıya yaşayamazsın, çünkü köpek, her an, senden onu yaşatmanı, beslemeni, okşamanı, ona uygun bir insan olmanı, efendisi olmanı, onu anında yere yatıracak o köpek ismini gürleyen Tanrı olmanı isteyecektir. Oysa ağaç senden bir şey istemez. Köpeklerin Tanrısı, kedilerin Tanrısı, yoksulların Tanrısı olabilirsin, elinde bir tasma, biraz ciğer, biraz servet olması bunun için yeterlidir, ama asla bir ağacın efendisi olmayacaksın. Kendin de bir ağaç olmayı istemekten başka bir şey yapamayacaksın.
